Uzakdoğu Seyahati (5) / Tayland
Hamit Can
KORNA SESİ YOK
Bangkok’u geziyoruz.
Şehir yemyeşil.
Sokaklar mis, caddeler temiz.
Trafik hariç, herşey gayet güzel. Tıkanan yollar, yer yer İstanbul’u hatırlatıyor.
Buna rağmen korna sesi yok.
İnsanlar kibar.
Birbirlerini selamlamaları ve yabancılara daha da nazik ve saygılı davranmaları dikkat çekici.
Kendimizi turistten çok, misafir gibi hissediyoruz.
KALABALIKLAR
Çocuk, genç, ihtiyar, her yaş grubundan insanlar. Nerelere akın ediyorlar acaba?
Fil çiftliklerine mi gidiyorlar?
Olabilir.
Nehirdeki “yüzer pazara?”
Mümkün.
Tapınaklara?
Muhtemelen.
Kwai Köprüsü’ne?
Belki.
Eğlence ve alış-veriş merkezlerine?
Evet, tabii.
Parklarda serinlenip dinlenmeye?
Tabii olabilir.
ÜÇ ŞEYE AMAN DİKKAT!
Bir Taylandlı ile konuşurken, bir yönü veya eşyayı ayağınızla işaret etmeyin. Bu hiç hoş karşılanmaz. Küçük bir çocuğu severken saçını okşamaya kalkışmayın. Bu hareketiniz çok ayıp sayılır. Bir de vedalaşırken sakın selam vermeyi unutmayın. Çünkü selamsız çekip gitmek, kabalık ve görgüsüzlüktür.
DEV KULELER
Kat kat plazalar, dev kuleler sanki.
Geniş ve yüksek.
Tıklım tıklım.
Her biri, birkaç süper marketten kurulmuş bir çarşı gibi.
Birinde elektronik eşyadan ne ararsanız mevcut, öbüründe enva-i çeşit saat, diğerinde mücevherat. Tayland’ın “kara incinin vatanı” olduğunu açığa çıkaran kıymetli taşlar, gümüş işlemeler, parıltılı bilezikler, tespihler, yüzükler, kolyeler ve gerdanlıklar.
Fiyatlar, herkese ve her keseye uygun. Taklit ve orijinal bir sürü nesne. Kimi kullanılmış / ikinci el, kimi yepyeni / sıfır.
Burada adeta yok, yok.
“Tık” ağacından yapılmış alımlı oymalar, avizeler, çerçeveler ve tablolar. Suya son derece dayanıklı olan bu ağaç, yatçılık ve mobilyacılıkta da sıkça kullanılıyormuş.
Taylandlılar, el işçiliğinde çok mahir; minik elleri incelik gerektiren işlere pek yatkındır. Ülkede, dünya çapındaki ünlü markalar için sipariş üzerine üretim yapılıyormuş. Çünkü işçilik hem kaliteli ve hem ucuz.
Katlar arasında işleyen, “yürüyen merdivenler” aralıksız, inip-çıkıyor.
Bir katta, sonu görünmeyen sebze ve meyve reyonları. İç içe geçmiş renkler.
Şekerleme, kuruyemiş, bisküvi, pasta, ekmek ve benzeri un mamulleriyle donatılmış bir başka kat.
Sonra et ve balık lokantaları. Göl, ırmak, deniz ve okyanus kokan, nar gibi kızarmış tatlı ve tuzlu su balıkları. Üstleri buharlı yerel yemekler. Müşteri kaynayan masalara en iyi hizmeti vermek için seri hareketlerle servis yapan, arı gibi çalışan üniformalı garsonlar.
Plazanın zemin katındaysa, gözü dinlendiren yapma bir şelale var. Etrafına dizilmiş masalarda sıcak ve soğuk içecekler eşliğinde hasbihal edenler.
YAKILAN ÖLÜLER
Güneşin batışıyla yayılan akşam, yanan ışıklar, doğan yıldızlar.
Pembeleşip kızıllaşan, kızıllaşıp siyahlaşan ufuklar.
Arı vızıltılarını andıran ilahilere açılan tapınaklar.
Özel fırınlarda çıtır çıtır yakılıp külleşmeyi bekleyen ölülerden yükselen alevler.
Sarı veya vişne renkli dikişsiz giysileri ve kazınmış saçlarıyla yalınayak dolaşan rahipler.
Dünyadan el-etek çekme arzusuyla tutuşmuş, meditasyon yapan budistler.
(Sürecek)